Havaalanında otobüsteyim, uçağa doğru yol alıyoruz. Telefonumun notlarına bakıyorum. En son alınacaklar listesi: enginar, ilaçlar, şarj aletleri… Gözüme diğer notlar ilişyior: MR, tomografi fiyatlarını yazmışım… Duruyoruz otobüsün içinde, etrafa bakıyorum, hava bulutlu, biraz güneş var dışarıda, içeride hüzün… İnsanlar yüzüme bakıyor, yüzümde bir kızgınlık ifadesi, insanlığın geldiği noktaya öfke duyuyorum (havaalanında yaşadığım bir deneyim sonrası) gözümün pınarında bir damla… Göğsüm pır pır, içimde bir huzursuzluk, hani hep bir şey unutmuşum gibi, sanki dün gelmişim de bugün gidiyormuşum gibi…
Mesaj atıyorum ben gidiyorum diye, her seferinde buluşamadıklarım bir tarafta, bir tarafta vedalaşamadıklarım… Her seferinde artık birşey götürmeyeceğim derken dilimde, bir türlü bırakmadıklarım elimde… Kim bilir belki birazda olsa yaşamak için bu anları yeniden…Yeniden bir yere ait olmanın verdiği köklenme hissine tutunabilmeye çalışmak biraz da olsa…
Hep yarım kalmışlık, orası ve burası arasında sıkışmışlık, ne oraya sığabilmek ne de buraya doyabilmek… Hep var yapılacak işler, gidilecek yerler…
İyi gelir deniz havası hele ki sevdiklerin yanındaysa…
İyi gelir yüzüne vuran rüzgar hele ki sevdiklerin yanındaysa…
Biraz da olsa geçmişe gidebilmek, çocukluğumu yad etmek iyi geldi bu sefer, bir sofranın etrafında buluşup sanki araya hayat girmemiṣ gibi ağız dolusu gülebilmek, sanki hiçbir şey değişmemiş gibi. Diğer taraftan da değişen yaşamlarımızda artık tek derdimizin oyun oynamak olmadığının idrakine vardım. Artık ülke meselelerine kafa yorduğumuz, insanlık üzerine konuştuğumuz, yaşam tecrübelerimizi paylaştığımız bireyler olmuştuk. Yine de sanki o 6-7 yaşlarında çocuklardık. Bazıları bu Dünyada fiziken yanımızda yokken, bazıları ise gönlümüzde yoktu artık…
İyi geldi vapura binmek, denizin dalgasını izlemek, karşı tarafta Ayasofya’yı, Topkapı’yı görmek uzaktan da olsa. Martılara simit vermek ve onlara ekmek verenleri izlemek… Şöyle bir bakmak İstanbul’a uzaktan, inmek Eminönü’ne, hep yapmış olduğum gibi binmek tramvaya, otobüse, metroya, kanter içinde oradan oraya geçmek… Nişantaşı’nda yürümek, bir akşam yemeği yemek ailece, hem de en özlediğimden.
İyi geldi, günler öncesinde yapılan yaprak sarmasını yiyebilmek, uzun süre görmediklerimin yüzlerini görebilmek, Pendik pazarına çıkmak hep yaptığımız gibi, sıradan bir günde sıradan yapılan bir rutinken, evinde hissettiren bir eyleme dönüşmüş pazara çıkmak. “Sen yersin diye yaptım”lar hiç eksik olmadı yine, iyi geldi özlediğim şeyleri yemek, belki midemden çok kalbime iyi geldi. (“Eve gidince aldığım kiloları vermem lazım:)) Nedense fiziksel olan yoksunluk hali gönülde özleme, yoksunluğa dönüşüyormuş.
Yanında sevdiklerinle birlikte olunca insan, kendi için birşeyler alabiliyormuş. Fikir alabilmek, “sence bu nasıl” demek özlediğim bir şeymiş meğer.
Her ne kadar umduğumun dışında, beklemediğim sıklıkta doktora gitmem gerekse de bu sefer, iyi hissettirdi güvenebileceğim doktorların olması…
Her ne kadar suçluluk duysa da insan göremediği için herkesi, kısıtlı zamana sığdıramadığı için sevmeleri, sarılmaları, hep bir yetmediğini hissetse de, yine de her şeye rağmen iyi geldi deniz havası, iyi geldi yüzüme vuran rüzgar, iyi geldi sıkı sıkı sarılmalar, elimi tutan minik el, oyun oynamak bıkana kadar, iyi geldi çocukluğuma gitmek, iyi geldi sabah kahvaltıları, getirilen fasülye turşusu, yapılan paskalya çöreği, yapılan kuymak, özenle hazırlanan çiçek, içilen kahve, elime iliştirilen kitap, yapılan reçel, içilen şarap,”giderken götürsünler,” “sen iyi ol da, bir dahakine görüşürüzler,” “bileğini yormalar”, kendine dikkatler,” “bir daha ki sefere görüşürüzler,” iyi geldi gönül birliktelikleri, iyi geldi sevdiklerim…
İyi geldi…
Sürçülisans ettiysek affola…
İyi gelenlere minnetlerimle
Gamze





