Benim Hikayem

Geçenlerde Avrupa Kadınlar Voleybol Şampiyonası’nda Türkiye-Sırbistan şampiyonluk maçını tribünde izlerken, hatta bütün turnuva boyunca, seneler öncesine gittim. Voleybola başladığım yıllara, maç heyecanına, tie break setine, o servisin kaçtığı ana… Sanki her anı orada ben de yaşadım. İçimde çokça heyecan, biraz hüzün, gurur, özlem, çokça minnet duygusuyla…

Benim voleybol hikayem yaklaşık 25 sene önce başlamıştı. Şimdi 25 sayısını görünce ne kadar da çok zaman geçmiş onu farkettim. Dün gibi halbuki… Muhtemelen çok az kişiye anlattığım bir hikayedir. Belki de ne hissettiğimi anlatmamışımdır kimseye o zaman yaşadığım olayları ve duygularımı. O zamanlar da yazardım. Belki de daha çok. Ne hissettiğimi, neler yaşadığımı… Beni en çok anlayanın günlüğüm olduğunu mu düşünürdüm yoksa yazmak o duyguları serbest bıraktığı için iyi mi gelirdi bilmiyorum ama hep yazardım. O zamanlar yaşamımın odak noktası voleyboldu. O zaman ki rutinlerimden bahsetmeden önce voleybola nasıl başladım ondan bahsedeyim. Çok enteresandır ki yoga ve pilatese başlama hikayelerim ile benzerlik gösterir. Sonrasında bir şey hakkında yorum yapmadan önce onu deneyimlemem gerektiğini anladım. Deneyimlemeden, o anın bize ne hissettireceğini ve sonrasında neler katabileceğini bilemiyoruz.

Sanırım ilkokulu bitirmiş İngilizce hazırlığa başlamıştım, 11 ya da 12 yaşlarındayım. O zaman kardeşim, kuzenim ve kuzenimin arkadaşıyla aynı okula gidiyoruz. Aynı yerde yaşadığımız için dönüşümlü olarak babalarımız hepimizi bir arabayla okula götürüyor 🙂 Günlerden bir gün kuzenimin arkadaşının babası boyum uzun olduğu ve kendi kızı da o zamanlar voleybol oynadığı için beni de voleybola yönlendirmek istedi. İlkokulda her gün olmasa da eve gelip benim boyum neden uzun diye ağladığımı hatırlıyorum 🙂 Çünkü o zaman boyumun diğer sınıf arkadaşlarıma göre uzun olması benim için övünülecek bir şey değildi (çocukluk:)). Çünkü boyumun uzunluğu dalga geçilme konusu olmuştu… [şuan ki nesile bakarsak çok uzun sayılmam bile :)]

Babam yaşamı boyunca spor yapmayı hep sevmiş, gençliğinden yaşamının sonuna kadar hayatında hep spor olmuştu. Hatta bale yaptığım zamanlarda (o zaman da balerin olma hayalim vardı, çok severdim dans etmeyi) sporcu olmamızı isterdi. Kuzenimin arkadaşının babası babamla ne zaman ne konuşmuştu hatırlıyorum. Hatırladığım şey voleybola başlamam konusunda çok ısrarcı olduklarıydı. Belki o zamana kadar hayatımda hiç voleybol oynamamış olmama rağmen nedenini bilmediğim bir şekilde istemedim. “Hayır, istemiyorum” dediğimi hatırlıyorum. Tüm o ısrarlar sonucu hayır cevabından sonra pes edip “peki, o zaman bir kez voleybol maçını izlemeye gel, sonrasında karar ver” dedi Mesut Amca. Ben de “peki” dedim. O zamanlar kızı Hande Fenerbahçe’de oynuyordu. Aslen o zamanlar koyu Galatasaraylı olarak hep birlikte Burhan Felek’e Fenerbahçe maçını izlemeye gittik. Eminim ki babam çok heyecanlanmıştı maçı izlemeye gidiyoruz diye. Belki de benden çok! Çok istiyordu çünkü voleybola başlamamı. O maçı izlediğimde ne oldu bilmiyorum. Bildiğim şey içimde tarifi olmayan bir heyecan ve oyuncuların mücadele ederken ki  o güçlü duruşlarını içimde hissettiğim. İzledikçe aldığım o keyif ve o sahanın içinde olma isteği… Maç bittiğinde “ben voleybola başlamak istiyorum” dedim.

İlk once Fenerbahçe alt yapısında başlamıştım. Zamanla takım arkadaşlarımı okuldaki arkadaşlarımdan daha çok görür daha çok paylaşır olmuştum. Yaşamımın odak noktası bir anda voleybol oluvermişti. Babam bıkmadan usanmadan bizi (kardeşim ve beni) her antrenmana götürürdü. Annemle birlikte antrenman çıkışlarına gelirlerdi. Bazen velilerin antrenmanları izlemesi yasaktı. O yüzden her antrenmanı izleyemezlerdi. Zaten o kadar çok antrenman yapardık ki sanırım hepsini izlemek zor olurdu ama babamın hiçbir antrenmanı izlemekten sıkıldığını sanmıyorum. Kış aylarında babam tüm ekibe mandalina alırdı. Kendi kızları gibi kollar, beslerdi…

Sonra bir takım anlaşmazlıklar sebebiyle Fenerbahçe’yi bırakmıştım. O dönemde Suphi Abi’nin yerini hatırlamadığım bir sebeple başka bir antrenör almıştı. Ne kadar iyi bir antrenör olduğu tartışılır ama aklımda kalan  bize sürekli bağırmasıydı. Düşündüğümün aksine bu iyi bir şeye vesile olmuştu. O zamanki adıyla Güneş Sigorta’ya yani şimdiki Vakıfbank’a, (bizim zamanımızda Vakıfbank Güneş Sigorta’ ya dönüşmüştü) başlamıştım. Ergenlik döneminin hem en güzel, hem zorlu, hem de yaşamımda iz bırakacak deneyimlerini yaşadığım döneme denk gelir bu başlangıç…

Neredeyse her gün antrenman olurdu. Haftada bir off günümüz vardı. Dünyalar bizim olurdu o gün. Sabah 8’de okulum başlar akşam üzeri 4 gibi biterdi. Okuldan çıkıp eve gider okul çantamı bırakır antrenman çantamı alırdım. Annemin bize hazırladığı sandviçleri yerdik yolda. Antrenman sonrası eve gitmemiz saat dokuzu bulurdu. Duş al, birşey atıştır, ödev yap… Bir bakmışız gün bitmiş bile. Günlerin çoğu buna benzer geçerdi. Bazı günler okul takımının da antrenmanları olurdu. Öğretmenlerim beni sadece çalışkan bir öğrenci olarak tanımaz aynı zamanda sporcu duruşumla da bilirdi. Okul yaşantımın çoğu üniversitede de dahil okuldan antrenmana, evden antrenmana, evden deplasmana, maça gitmek arasında geçti. Belki arkadaşlarım okul dışında buluşur, sosyalleşirken. Ben çoğunlukla o vakitlerde antrenmanda olur ya da ders çalışmak zorunda olduğum için evde kalırdım. Derslerimizden aldığımız notlar önemsenir, her karne dönemi karneler antrenörümüze getirilirdi. Yani sporcusun ama derslerin de iyi olmalıydı.

Her ay tartılırdık. Tartı günü korkulu rüyamızdı. Eğer 1 kilo bile almışsan o gün burnundan gelirdi. Bir kilo deyip geçme! O bir kilo, sıçramanın düşmesi demek, hızının yavaşlaması…Öyle her kafana eseni yiyip içemezdin mesela. Şeker kırmızı çizgiydi, bir keresinde kahvemin içine şeker attım diye bin bir laf işittiğimi bilirim. Hele deplasman zamanları bize çıkan yemekler ayrı olurdu, her istediğini yiyemezdin. Yemek saatleri antrenman ve maç saatlerine göre ayarlanırdı. Sağlıklı beslenme alışkanlığım taa o zamanlardan gelir…

Yazları öyle uzun uzun tatillerimiz olmazdı iki haftaydı sadece. O iki haftada da beach volley, yüzme, sabah çıplak ayak koşmaları eksik olmazdı. Uzun yaz tatillerinin aksine sabah kondisyon akşam top antremanı şeklinde çift antrenmanlarımız olurdu. Burhan Felek’in, Fethi Paşa Korusu’nun dili olsa da konuşsa.

Karakter midir yoksa tüm bu sürecin bana kattığı disiplin mi bilemiyorum ama her antrenmana zamanında gider, hiç bir şeyden kaytarmaz, sonuna kadar savaşırdım. Köşe oyuncusuydum, 4 numara. Uğurlu sayım, forma numaram 11. Hala uğurlu sayımdır. Boyumun çok uzun olmamasına karşın çok iyi sıçrar, çok iyi koşardım ve çabukluğum çok iyiydi. Maç arkada kazanılır derdi Yücel Abi Vakıfbank’tayken. Savunma çok önemliydi, servis de öyle. Bir köşe oyuncusu olarak paralele servis atar, paralele smaç vururdum.

Tüm bu yoğunluk ve koşturma halini yine de severdim. Takım arkadaşlarım sanki ailemin bir parçası gibi olmuştu. Voleybol ise yaşamım. Takım oyunu oynamak birçok değer ve yetiyi edinmeme yardımcı oldu. Herkes takımda birbirine eşit derecede yakın olmak, hatta sevmek zorunda değildi ama ortak bir amaç için birlikte başarmak, çalışmak zorundaydık. Herkes birbirine saygı duymak, birbirini desteklemek durumundaydı. Bir birey olarak oradaydık, aynı zamanda bütünün bir parçası olarak ama bireysel davranamazdık. Uymamız gereken kurallar, takip etmemiz gereken bir rutin vardı. Aynı zamanda birlikte olmaktan keyif alır, sadece antremanda, maçta değil yaşamımızın her anında birlikte olacağımız dostluklar edinmiştik. Aynı bardaktan su içmiş, birlikte uyumuş, birlikte gülmüş, ağlamış, birlikte doğum günleri, şampiyonluklar kutlamıştık…

Annem ve babam neredeyse tüm deplasmanlara gelmişlerdi. Turnuvayı kazansak da kaybetsek de bizi desteklemek için her anımızda yanımızdalardı. Bir yerlerim ağrıdığında babam bazen masör, bazen yaptığım hataları söyleyen antrenör, bazen maçı kaybettimizde yaslanacak bir omuz olmuştu… Annem ise tüm takımı ve bizi kucaklayan, gerektiğinde aşçı, gerektiğinde duygusal destekçi… Bizim ev ise bazen koca bir yatakhane…

Zaman geçtikçe ve kayıplar yaşandıkça insan bu anların değerini daha çok anlıyor ve özlüyor… Sanki yaşanan tüm anılar zamanda bir yerde hep yaşanıyor, canlı, keskin ve burada…

Ailemde saygı, sevgi, hoşgörü, destek, aile olma, iyi niyet, bir olma kavramları herşeye rağmen ön planda olmuştur. Bu ailede yetiştiğim, sevgiyle büyüdüğüm ve tüm bu değerlere sahip olduğum için minnet duydum hep. Adaletsizlikler karşısında bu süreçte babam bizim savunucumuzdu. Çünkü voleybol oynadığım zamanlarda sadece doğru iletişimi, birliği, saygı göstermeyi, iç disiplin oluşturmayı, çok çalışmayı, pes etmemeyi, dürüst olmayı, kriz yönetmeyi, sabretmeyi öğrenmemiştim, aynı zamanda yaşamda bazen hak etmediğimiz durumlarla karşı karşıya kalabileceğimizi ve o anlarda bazen mücadele etmeyi, bazense bırakmayı, gitmeyi ve bu süreçte kazandıklarımızı hayata katmayı bilmek gerektiğini öğrenmiştim.

Lise zamanlarımdaydım kendi oyuncusunu sadece yönetim istedi diye haksızca takımdan çıkarmak istemeyen bir antrenörün istifasını öğrendiğimde, sırf bilmem kimin yakını diye milli takım seçmelerinde ismimin üzerinin çizildiğini bu zamanlarda öğrendim, belki 10 sayı sadece servis atarak takımı öne geçirdiğim ama yine de oyundan çıkarılmayı deneyimledim zamanlar… Belki de o yaşlarda duygusal olarak ağır gelse de,  şu an beni yaşamda ayakları sağlam basan, mücadeleyi bırakmayan, gerektiğinde bırakmayı, takım olmanın, birlikte olmanın ne demek olduğunu bilen, sorumluluk alan bir birey yaptı.

Herşeyden önce ise yaşamımda kalbimin, benliğimin içinde hep var olacak anılar yarattı. Birey olarak yaşadığımız güzel anıların hep orada olacağını sanarak yaşama eğlimindeyiz. Sanki kimse gitmeyecekmiş gibi…

Galatasaray’a geçtikten sonra üniversiteye hazırlık yıllarımda okul takımı hariç voleybolu bırakma kararı almıştım; hayatımın odak noktası olan, yokluğuna nasıl alışacağımı bilmediğim voleybolu…Çok zor alınmış bir karardı… Çünkü benim için ya hep ya hiçti… Ve içinde bulunduğum adaletsiz durumu daha fazla kaldıramamış, bu sistemin içinde daha fazla kalmak istememiştim. Kendime çok zor gelmiştim, çok ağladığımı biliyorum. Tabi sonra birkaç sene sonra yeniden üniversite takımında oynamaya başlamıştım, bir de üstüne burs alarak.

Sonra babamla birlikte onun arkadaşlarının kurduğu arkadaş arası maçlarda, sahilde arkadaşlarla oynamaya devam ettim. Meğer o zaman babamla birlikte geçirdiğimiz anlar, bu zamanlara kalan çok değerli anlarmış. Ve hiç bir maçta birlikte oynarken fotoğrafımızın olduğunu hatırlamıyorum, çünkü o yaşamımızda hep olan bir aktiviteymiş belki  o zaman bizim için… Belki o zamanlarda pek fotoğrafımız olmasa da o anların paylaşımı, sevgiyi, güveni, desteği barındırdığını hatırlıyorum. Babamın hep arkamda durduğunu hissettiğimi ve o anlardan hep keyif aldığımı… Tıpkı takım arkadaşlarımın hep arkamda olduklarını bildiğim ve birlikte oynamaktan keyif aldığım gibi…

Yani baba sen gitmiş olsanda belki de sadece sen olarak bana kattıkların, birlikte yarattığımız anılar benliğimde, o kadar içime işlemiş ki hala dün gibi…

Belki de tüm bu deneyimlediklerimden ötürü Brüksel’de tribünde şampiyonluk maçını izlerken, büyüdüğüm, voleybolu deneyimlediğim ülkemden, ailemden uzakta, aynı zamanda da bir o kadar evde hissederek, oynadığım maçlarda ne hissettiysem o günkü heyecan, coşkuyla izledim maçı… 

Mutluyum ülkemde voleybolun şu anki noktaya gelmesinden dolayı, mutluyum yaşamımın büyük çoğunluğunda voleybol olmuş olduğu için, minnet doluyum bir baba-kız olarak o güzel anları birlikte paylaşabildiğimiz için, minnet doluyum voleybolu hayatıma katmış olduğum ve yaşadığım iyi-kötü deneyimler için (her biri, beni ben yaptı), umutluyum birlik olma bilincinin hala kalplerimizde olduğunu görebildiğim için…

 

Keşke o ana ve bunun gibi daha birçok ana birlikte şahit olabilseydik baba…

Seni çok özlüyorum…

 

Özlemle 

Gamze 

Related Posts

Leave a Reply