Yalnızlıktan Tek Başınalığa, Azlıktan Tamlığa

Herkes ne kadar da aynıyken iki insan arasında ne kadar da uçurum var. Doğanın bize verdikleri sonsuzken, bir deniz kıyısı uçsuz bucaksızken bir çizgiyle ayrılıvermiş yüzeceğin alan. Bir tarafta sosyal medyaya yansıyan sahte hayatların ışıltısı, diğer tarafta gerçekten mutlu insanların sadeliği ve samimiyeti.
Denizin maviden yeşile çalan tonları bir anda etrafımdaki her şeyi flulaştırmış, suyun ne soğuk ne sıcak, hem serin hem ılık hali yazın sonbahara dönmekte olduğunun habercisi.

Tüm o parıltılı elbiselerin altında gerçek kalabilmiş, kalbindeki pırıltıyı etrafına saçan insanlar, her sabah gülen yüzlerle tüm içtenlikleriyle heyecanla, alçak gönüllülükle bakarlar gözünün içine.
Her derste bizi ziyaret etmeye gelen güvercinin adanmış yogilere taş çıkaracak şekilde “gu guk guk” sesi iç içe geçmiş söylediğim mantralarla. Hatta gözlerimizi kapatıp içe döndüğümüz anlardan birinde dudaklarıma dökülenlerle değil de kalbimden akan bir mantrayla sonlandırmak üzereyken dersi, gözlerimi açtığım anda belirivermiş bembeyaz bir güvercin yanı başımızda…

Her akşam eve dönüşte rüzgarın nazik dokunuşu yüzüme vurur, melisa kokusu adeta bir aşığın kokusu gibi büyüler burnumun ucuna dokunduğu anda, sabah serinliği üşütmez, aksine gözlerimi ilk açtığımda gördüğüm bir sevgili gibi günaydın der, gökyüzü gülümser pembeliyle.

Her sabah yürüdüğüm yol, beklediğim kaldırım şımarık bir kedinin bir çocuk gibi her seferinde aynı coşkuyla koşarak kendini sevdirmeye çabalaması sabah ritüelimin bir parçası olmuş. Her uyandığım gün sürprizlerle doluymuş, yaşama yeni adım atmış bir bebek gibi merakla bakmak yeni kapıları açarmış önüme, bilinmeze güvenmek, dalgalarla dans etmek gibi olsa da keyifliymiş.
Yaşam öyle akarmış ki kendi yolunda ben sadece tüm benliğimle var olup, kalbimdekini olduğum gibi paylaşsam yetermiş. Kalpten çıkan diğer kalplere ulaşırmış ya. Bir bakmışım ne kadar da çok insan biriktirmişim yüreğimde şu kısacık zamanda.

Meğer insanın dünyanın diğer ucuna ulaşması için kilometrelere ihtiyacı yokmuş. Sadece anlar yetermiş birinin kalbinde iz bırakmaya; içten bir gülüş, doğal bir bakış, bir hoş sohbet, bir kaç kahkaha, samimi bir paylaşım… Evde hissetmek bir hoş geldin ile başlayabilirmiş mesela, gel otur çay iç ile devam edermiş.
Ne kadar bağ kurarsan kalpten karşındakiyle o kadar tanıdık gelirmiş yüzüne baktığım yüz, sanki önceden tanıdığım, yeniden karşılaştığımda özlemle kucakladığım biri gibi.

Bir kapı açılırmış bir anda, yavaşça süzülerek içeri girip merakla baktığım, baktıkça başka kapıları açtığım, açtıkça genişlediğim, genişledikçe büyüdüğüm, evirildiğim. Yaşama gülmeye devam ettikçe yürüdüğüm yolda, bana gülümseyenlerin çoğaldığını gördüğüm bir avluya çıktığım… Bıraktıkça endişelerimi, içimdeki derinlikle yürümeye başladığım, her attığım adımın bir sonraki adımları güçlendirdiğini bilerek yürümeye devam ettiğim özgürleşen bir ben gördüğüm.

Tam da bunlar olurken tam da orada fark ettiğim; Yalnızlık bir durum değil de bir hismiş meğer, tek başınalıksa yalnızlık değilmiş, sadece kendinle kalma haliymiş.

Ne kadar da yalnız olduğumun hissi vurmuşken içime son bir kaç aydır, sanki bir öğreti gibi gelir yeniden yalnız kaldığım anlar. Sanki git gide çoğalır bana bir şey anlatırcasına, kalabalıklar içindeki yalnızlığım bir bakmışım çok da kötü olmadığını keşfettiğim, hatta sevmeye başladığım tek başınalığıma dönüşmeye başlamış.

Kalabalıklar içinde zihnimin kovalamacasının peşinden giderken yalnızlığımda, tek başınalığımda ise yalnız hissetmediğim anlar çoğalmış, daha çok keyif almaya başladığım, tek geçirdiğim zamanlar bir gözlem alanına dönüşmüş, daha çok gördüğüm, keşfettiğim, gözlemlediğim anlar çoğalmış. Şaşırtıcı bir şekilde, istesem de o anın dışında başka bir ana gidemediğim bir yerdeyim, iyot kokusunu burnuma çekerek, denizin kıyısındaki evlerin ışıklarına bakarak, rakı bardağımı masaya vurup benle olmayanlara ama hep bende olanlara içebilmekmiş.
Sorumluluklarımdan kaçmak değil de şimdide olmak, yapmam gerekenleri zihnimin bir kenarına koyup yapmam gerektiğinde yavaş yavaş çıkarmakmış tek başınalık.

Yalnızlık beni aşağı çeken azlık, yokluk, değersizlik hislerini beslerken tek başınalık “bu anda” olduğu gibi kalmakmış, sanki yarın yokmuş gibi yaşamakmış farkındalıkla, olana teslim olmakmış, ‘‘böyleyse böyle’’ diyebilmekmiş, her güzelliği fark etmekmiş zorlayıcı olan her engele rağmen.

Bir buzlu kahveyle mutlu olmakmış, çünkü beklentisiz olmakmış tek başınalık, olanla mutlu olmakmış, olmayanlara takılırken yalnızlık. Tek başınalık tamlıkmış, kusursuz tamlık, her şeye rağmen.
Yalnızlık yoksunluğumu, eksikliğimi burnuna sokarken, tek başınalık onu elimin tersiyle itmekmiş tüm cesaretimle, çünkü tek başınalık meydan okumakmış. Kendi değerimin başkalarıyla, ya da başka şeylerle ölçülmediğini bilmekmiş tek başınalık.

Yalnızlık unutmakmış sonsuzluğu, tek başınalık hatırlamakmış her seferinde bütünlüğü, sonsuzluğu, kusursuzluğu.

Tek başınalık yaşamın benle akmasına izin vermekmiş tek başına, her şeyin benle kalbimden geçtiği biçimiyle gerçekleşeceğini bilmekmiş kalpten.

Ve yaşam yalnız olmak için çok kısaymış, tek başıma yoluma gelenlerle yola devam etmeliymişim, her anı son gün gibi, her anı ilk defa karşılaştığım, karşılaşır karşılaşmaz kalbimin çarptığı bir an gibi yaşamakmış.

Çünkü her an ilk defa karşılaştığım, kalbimin titreştiği bir an.

Şimdi ne kadar da kusursuz, şimdi ne kadar da gerçek.

Yalnızlığımın tek başınalığa evirildiği şimdiden…

Tek başıma kaldığım anların farkındalığından sevgiyle…

Gamze

Previous PostNext Post

Related Posts

Leave a Reply